7 Ocak 2013 Pazartesi

Bana Öyle Bakma


Bana öyle bakma, ben yanlış bir şey yapmadım. İnandığım bütün doğrular, sadece kendimi koruyabilmek içindi. Bu yüzden insanların arasına karışmamam gerekiyordu. İstediğim sürece hayatımda her şeyi yaşayabilirdim ama onlar gibi olamazdım. Yanlış bir hayatın izini sürdüğünün farkında olmayıp, doğruları kendine düşman gören, hayatın fahişeliğini yapan insanlardan olmamı bekleme benden. Dışarıya farklı görünüp, içinin kofluğunu ancak en yakınındaki kişilere göstermek zorunda kalan(saklayamayan) insanlar tanıyorum. Ama mühim değil, onlarla yaşamaya da alışıyorsun.

Alışamadığın tek şey, kendini ait hissedemediğin bir şehir. Hiç sevmediğin bir kentte her gün biraz daha dibe vururken en yakınındakilere bile iyi görünüyormuş gibi davranmanın ne olduğunu bilemezsin. Çünkü bunu ben yaşıyorum, sen değil. Ama hayat büyük bir oyunsa eğer (ki bana göre öyle değil) ben bu oyunun kurallarına değil, kendi kurallarıma uyuyorum. Bu zamana kadar yaşamın ilkelerine uymak yerine kendi bildiklerimi yaptığım için belki çok şey kaybettim, belki de kaybettiğim kadar kazandım. Bunun net bir ölçütü yok. Kazanmak veya kaybetmek nesnel kavramlar değil. Benim önem verdiğim tek şey, yolda olmak. İstediğim yolda yürüdüğümden ve karşıma çıkan kişilerden emin olduğum sürece yaşadığım ufak tefek sorunları kafama takmam. Yürüyeceğim yolda ne yapmak istiyorsam hepsini planladım, her şey hazır. 

Bana eşlik etmek ister misin? Hadi kalk gidelim buralardan... (İ.N.Ç.)


23 Ağustos 2012 Perşembe

HAKİKAT

Yazmakta olduğum kitaptan ufak bir parça...


O’nu gördüğümde ay ışığının vurduğu bir masada tek başına oturuyordu. Üstüne alelacele geçirmiş olduğu belli olan bir tişört vardı. Yüzünde umarsız bir ifade olmasına karşın aklından sayısız düşüncenin geçtiği belliydi. Denize bakıyordu, karanlığın içinden ay ışığı sayesinde çıkan o dalgalara… Ne düşünüyordu kim bilir? Ya da düşündüğü biri var mıydı? Birileri tarafından terk mi edilmişti? Yoksa hayat mı onu kaderine terk etmişti?

Bir sıkıntısı olduğu belliydi. Çünkü derdi olmayan hiçbir insan bir saat içinde 3 paket sigarayı bitiremezdi. İçiyordu ve içindeki sıkıntıyı sigara dumanı sayesinde hayatın yüzüne üfleyerek çıkarıyordu belki de… Epeydir onu izliyordum fakat daha fazla dayanamamış ve yanına gitmeye karar vermiştim. Masanın üzerindeki çaydan son bir yudum daha alıp yavaş adımlarla ona doğru yürüdüm. Karşısına bir sandalye çekip oturduğumda hala denize bakıyordu. Sonra kafasını yavaşça çevirip yüzüme baktı. Dikkatli bir biçimde beni izliyordu. Bense hayata duyduğu öfkeyi gözlerinin içindeki siyah halkada görebiliyordum. Birbirini hiç tanımayan fakat aynı masada oturan iki insandık. Uzun bir süre hiç konuşmadık. Ta ki dudaklarını aralayıp, bana ‘’Sen hiç öldün mü? Diye sorana kadar. Önce ne diyeceğimi şaşırdım, sonra gözlerinin içine bakıp: ‘’Bana hayat veren varlık nefes almayı bıraktığından beri yaşamıyorum.’’ dedim. Alaycı bir şekilde güldü.

‘’Bir kimseyi sırf annen, baban, akraban veya arkadaşın olduğu için sevmek ve o kişiye bağlanmak zorunda değilsin. Bir insana bağlanmak demek onun için ölmek demektir. Bağlandığın insan hayatta olmadığı için yaşayan bir ölü olmayı tercih etmemelisin.’’ Dedi.

Masaya oturduğumdan beri ilk kez böylesine uzun bir cümle kurmuştu. Karşımdaki yabancıdan böyle bir tepki beklemiyordum. Şaşırmıştım. Bir insana tutkuyla bağlanmanın ve o insan öldüğünde onunla beraber ölmenin gülünç bir durum olduğunu daha önce idrak edemediğimi fark ettim. Ben sadece bağlandığım insanları severdim fakat bağlandığım o insan öldüğünde kendimi de öldürecek kadar delirmiş olduğumu hiç düşünmemiştim. Sanırım karşımdaki bu insandan öğreneceğim çok şey 
vardı.

    
İrem Nazlınur ÇETİN
              Amasya/ 2012

22 Ağustos 2012 Çarşamba

ON BİR


Olmadı küçük dostum, başaramadık. Sen hayata tutunamadın, ben hayata yeniden başlayamadım. Dünyanın dönmesi veya hayatın devam etmesi umrumda bile değil artık. Bundan sonra iyi bir insan da olmayacağım. Kötü insan olmayı ne kadar becereceğim onu da bilmiyorum ya, boşver. Deneyeceğim işte.

Hem hatırlıyor musun? ‘’Tanrı pes edenleri sevmez.’’ Demiştim sana. Öğrendim ki, Tanrı iyi insanları da sevmiyormuş minik dostum. İşte, ben de bu yüzden kötü bir insan olmaya karar verdim. Herkese veya her şeye karşı duyduğum öfke daha da büyüdü ve onu artık kontrol edememeye başladım. Kontrolden çıkmak üzereyim ve hayata karşı savunmasız da değilim artık. Gözlerimin içindeki siyah halkaya kimse görmesin, bilmesin diye binbir türlü düşünce (kirli ve nefret dolu) sakladım. İnsanların hakkımda çok fazla şey bilmesini istemiyorum. Beni anlamasınlar veya sevmesinler. Onları umursamıyorum. Düşündüğüm tek varlık, sensin.

Ama senin için üzülmedim diyemem.. Hiç hissetmediğim kadar kendimi kötü hissettim. Ağladım, duvarları yumrukladım ve hayata en içten küfürlerimi sundum.  Hiçbir şey değişmedi. Yüreğimize açılan büyük bir yarayla kalakaldık. Üstelik yarayan kanamıza (bazı şeyleri bilmediği halde) tuz basanlar bile oldu. Aldırmamaya çalıştık. Sustuk.

Neyse dostum, daha fazla yazamayacağım sanırım ama unutma ki, bir gün mutlaka herhangi bir dünyada buluşacağız. 


İrem Nazlınur ÇETİN

27 Temmuz 2012 Cuma

Ben Hep Yalnızdım!


Yalnız doğdum her insan gibi… Ciğerlerim nefes alsın diye değil, elimi tutamayacak olan birinin yokluğunu hissettiğim için ağladım. Çirkin bir bebektim, bilmiyordum hayatın bütün çirkinliğinin yüzüme yansıdığını. İçim masumdu benim. Siyah gözlerimin ardındaki saflığımın büyüdükçe kirletilmesinden, insanlar tarafından hor kullanılmasından korkuyordum. İnsanların, bebekken sahip olduğu tek şey masumiyetti çünkü. Gülücüklerimin ardında tarif edilemeyen bir ürkeklik vardı. Dışarıda olup biten her şeyden habersiz, korunmaya ve bakılmaya muhtaç hayatı henüz tanımayan bir varlıktım. Bebeklik evresini geçip çocukluğa adım attığımda da değişen pek bir şey olmadı. Çevremde, arkadaşım olarak nitelendirilen bir sürü çocuk vardı. Kumdan kale yaptığım, beraber bisiklete bindiğim, oyuncaklarımı paylaştığım, yaramazlık peşinde koştuğum kimi zaman kızıp, küstüğüm çocuklar… Aslında, onlar sadece varlardı. Ben onlarla hiç beraber olmadım, ben hep kendimleydim, yalnızdım. Paylaşmayı severdim, ama her şey bana ait olsun isterdim. Çevremdeki insanları yürekten severdim, ama en çok sevilen ben olmak isterdim. Eksiktim, yarım kalan parçalarımı tamamlamaya çalışıyordum. Ve bunun için yalnız kalmam gerekiyordu.
Büyüyüp,  yetişkin bir insan olduğumda da değişmedi durum. Yapbozumun parçaları hala kayıptı… Onları bulana dek aramak zorundaydım.
Şimdilerde, bulunmak istediğim ve ait olduğum kentten kilometrelerce uzakta henüz alışamadığım bir yerdeyim. Her şeyin yabancı geldiği, yürüdüğüm sokaklarda geçmişte beraber olduğum insanların siluetlerini aradığım bir şehirdeyim. Her gün, belki de birkaç yıl sonra yüzlerini bile görmeyeceğim insanlarla karşılaşıyorum. Konuştuğum ve konuşmak isteyebileceğim insan sayısı çok az. Sadece, beraber vakit geçirdiğim, beni anladığını düşündüğüm birkaç dostum var. Diğer insanlar tarafından anlaşılmak gibi bir derdim yok, bazı şeyleri analiz etmek ve onları hayat prensibim yapmak istiyorum. Anlaşılmaktan ziyade anlamak istiyorum. Hayatı ya da insanları değil. Önce, kendimi anlamalıyım. Ancak, üzerime yapıştırılan kimliğin altındaki değeri ortaya çıkarırsam eksik parçalarımı tamamlamış olurum.
Yapbozumu tamamlasam dahi yalnız kalmak istiyorum.

Çünkü ben hep yalnızdım…Ölüm kadar, sen kadar.



   İ
rem Nazlınur ÇETİN





        
    

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Nice Yaşlanmalara!


Bugün doğum günüm. Artık 20 yaşındayım;yaşlandım. Geride bıraktığım yıllardan çok şey öğrendim diyemem ama yaşıt olduğum birçok kişiden daha olgun ve tutarlı olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Hiçbir zaman öyle çok pahalı ve uçuk hayallerim olmadı. Ucuz ama gerçekçi hayallerim vardı, yaşamım boyunca da öyle olacak.Kesin bir gerçeklik kavramının varlığından emin olamasam da ben daima kendi gerçeğimin peşinde koşuyorum. Şüpheci, manik depresif ve münzevi bir insanım. Kelimelerle yaşıyorum ve ölene kadar da onlarla beraber olacağım. 
Yapabildiğim en iyi şey, yazmak. Bu yazıyı da kendime ithaf ettim!
Kapanış Hakan Günday’dan gelsin: ‘’Hızlı yaşadım. Ama genç ölmekten çok hızlı yaşlandım! Ancak hayattayım.’’


İrem Nazlınur ÇETİN

20 Haziran 2012 Çarşamba

Okul Hayatımdan Bazı Kesitler

...Gerek ilkokulda olsun, gerekse ortaokulda sınıf içinde çok parlak bir öğrenci değildim. Konuşmayı sevmezdim ve ağzından çıkan boş kelimelere aldırmadan sınıfta şebeklik yapmaya devam eden tiplerden nefret ederdim, halen de öyle olduğum söylenebilir. Sınıf içinde pek iç açıcı bir öğrenci olmasam da ders çalışmayı sever ve ödevlerimi yapma konusunda ödün vermezdim ama öğretmenler için önemli olan sınıftaki hal ve hareketlerdi. Onlar, öğrencilerini her zaman sınıftaki duruşlarına göre değerlendirdiler fakat yaptıklarının yanlış olduğunu hiçbir zaman anlayamadılar. 

...Bazen karşısındaki öğrencilerin henüz birer çocuk olduğunu unutan çok sevgili öğretmenlerim de oldu. Çok iyi hatırlıyorum; 1.sınıfta zilin sesini duymadığımız için derse birkaç dakika geç girmiştik ve bu hareketimizin cezası öğretmenimiz tarafından kafalarımızın duvara vurulmasıydı. Özel bir kurumda bunu yapan öğretmen devlet okulunda neler yapmazdı ki?

...Ortaokul yıllarıma dair pek bir şey hatırlamıyorum. Sadece, 6.sınıfta beni seven bir İngilizce öğretmenim vardı, galiba ben de onu seviyor ve saygı duyuyordum. O yıl, kendimi rahat hissettiğim tek ders onunkiydi belki de…  7. ve 8.sınıfta her şey çok usluydu, ta ki ufacık bir şeyi yanlış anlayıp beni disipline gönderen o öğretmeni tanıyana kadar.

...Neyse, ilkokul ve ortaokul maceramı bitirip liseye başladım. Ders çalışmayan sadece son 2 ay ki çalışmasıyla bir Anadolu lisesini(o okula Anadolu Lisesi denirse tabi) tutturan ben, orada da mutlu olamadım. Bir eğitim kurumundan çok tımarhaneyi andıran bir liseye gidiyordum. Okula geç kalan öğrencilerini derse almamak için giriş kapılarını kilitleyen bir müdür yardımcımız vardı. (buradan selam olsun ona) 4 senemi geçirdiğim o okulda güzel anlarım da olmadı değil, oldu. Lise 3’te oynadığımız tiyatro oyununu ve provaları asla unutmayacağım mesela.

...Şimdiki hayatımda yani üniversite hayatında 1 yılı geride bıraktım fakat henüz o hayatta yeni olduğumu düşündüğüm için şimdilik o konu hakkında pek bir şey yazmayacağım.

Dipnot; Bazen baş belası bir insan olduğumu düşünsem de ben özünde iyi bir insanım ve herkes için her şey iyi ve güzel olsun istiyorum. Saygılarımla…


 İrem Nazlınur ÇETİN


29 Mayıs 2012 Salı

KAYIP




Olduğum gibiyim fakat olmak istediğim yerde( yer kavramından kastım şehir değil) değilim. Farklı bir zamanda, farklı bir yerde her gün gördüğüm veya görmek zorunda olduğum yüzlerle değil, değişik insanlarla yapmak istediğim şeyler var. İçinde bulunduğum zamanı önemsemiyorum, gelecekten şüpheliyim. Şüphe üzerine kurduğum şeylerin gelecekte doğru olmasından ve bana hiç beklemediğim mutluluklar yaşatmasından korkuyorum. Ve biliyorum ki, ben mutlu olduğum sürece özgürüm.

Bu aralar, sahip olduğum her şeyi bırakıp çevremdeki herkesten en çok da içimdeki çatışmalardan kaçmak ve uzaklaşmak istiyorum. Kendini dış tehditlerden korumak için kabuğuna çekilmiş bir kaplumbağa gibiyim. Dış dünyayla olan etkileşimimi ve çevremdeki insanlarla olan iletişimimi kesmiş olduğum şu bohem günlerde geçmişe ve yaşamakta olduğum durumlara ait birtakım şeyleri irdelemeye başladım ve her geçen gün düşüncelerimin daha da dibe vurduğunu hissediyorum. Dibe vurmuş bir düşünce acı vermekten başka hiçbir işe yaramaz ve ben bunu bildiğim halde daha fazla düşünüyorum. Acı çekmeyi seven bir insan olduğum söylenemez fakat ‘’İnsanı olgunlaştıran acılarıdır.’’ Derler. Olgunlaşmak için acı çekiyor olamaz mıyım? Geçmişimdeki acıları veya yaşamakta olduğum çeşitli sıkıntıları irdeleyerek kendimi düşünceler denizinde boğmaya kalkıyorum. Belki de düşüncelerimdeki ve duygularımdaki tuhaf dalgalanmalar yüzünden yaklaşık 3 haftadır iki satır yazı bile yazamadım ve durum beni fazlasıyla rahatsız etti.

Yüreğimde derin bir hüzün taşıdığım ve kendimi moral olarak kötü hissettiğim günlerde bütün enerjimi ders kitaplarına ve çalışmaya vermem aklımdaki çözümsüz düşünceleri biraz olsun uzaklaştırmak için olsa da bazı düşüncelerimle baş etmekte yetersiz kalıyorum bunun farkındayım. Belirsizliklerle yaşamayı sevmiyorum ve böyle durumlarda hayata olan öfkem daha da artıyor. Yaşamak ve yapmak istediğim birçok şeyi gerçekleştirememiş olduğum için bazen kendimden nefret ediyorum.

Özetle: Ben bir aptalım ve yapabildiğim en iyi şey, birçok insanın eline bile almaktan korktuğu kalemle yazılar yazmak.


 İrem Nazlınur ÇETİN