20 Haziran 2012 Çarşamba

Okul Hayatımdan Bazı Kesitler

...Gerek ilkokulda olsun, gerekse ortaokulda sınıf içinde çok parlak bir öğrenci değildim. Konuşmayı sevmezdim ve ağzından çıkan boş kelimelere aldırmadan sınıfta şebeklik yapmaya devam eden tiplerden nefret ederdim, halen de öyle olduğum söylenebilir. Sınıf içinde pek iç açıcı bir öğrenci olmasam da ders çalışmayı sever ve ödevlerimi yapma konusunda ödün vermezdim ama öğretmenler için önemli olan sınıftaki hal ve hareketlerdi. Onlar, öğrencilerini her zaman sınıftaki duruşlarına göre değerlendirdiler fakat yaptıklarının yanlış olduğunu hiçbir zaman anlayamadılar. 

...Bazen karşısındaki öğrencilerin henüz birer çocuk olduğunu unutan çok sevgili öğretmenlerim de oldu. Çok iyi hatırlıyorum; 1.sınıfta zilin sesini duymadığımız için derse birkaç dakika geç girmiştik ve bu hareketimizin cezası öğretmenimiz tarafından kafalarımızın duvara vurulmasıydı. Özel bir kurumda bunu yapan öğretmen devlet okulunda neler yapmazdı ki?

...Ortaokul yıllarıma dair pek bir şey hatırlamıyorum. Sadece, 6.sınıfta beni seven bir İngilizce öğretmenim vardı, galiba ben de onu seviyor ve saygı duyuyordum. O yıl, kendimi rahat hissettiğim tek ders onunkiydi belki de…  7. ve 8.sınıfta her şey çok usluydu, ta ki ufacık bir şeyi yanlış anlayıp beni disipline gönderen o öğretmeni tanıyana kadar.

...Neyse, ilkokul ve ortaokul maceramı bitirip liseye başladım. Ders çalışmayan sadece son 2 ay ki çalışmasıyla bir Anadolu lisesini(o okula Anadolu Lisesi denirse tabi) tutturan ben, orada da mutlu olamadım. Bir eğitim kurumundan çok tımarhaneyi andıran bir liseye gidiyordum. Okula geç kalan öğrencilerini derse almamak için giriş kapılarını kilitleyen bir müdür yardımcımız vardı. (buradan selam olsun ona) 4 senemi geçirdiğim o okulda güzel anlarım da olmadı değil, oldu. Lise 3’te oynadığımız tiyatro oyununu ve provaları asla unutmayacağım mesela.

...Şimdiki hayatımda yani üniversite hayatında 1 yılı geride bıraktım fakat henüz o hayatta yeni olduğumu düşündüğüm için şimdilik o konu hakkında pek bir şey yazmayacağım.

Dipnot; Bazen baş belası bir insan olduğumu düşünsem de ben özünde iyi bir insanım ve herkes için her şey iyi ve güzel olsun istiyorum. Saygılarımla…


 İrem Nazlınur ÇETİN


29 Mayıs 2012 Salı

KAYIP




Olduğum gibiyim fakat olmak istediğim yerde( yer kavramından kastım şehir değil) değilim. Farklı bir zamanda, farklı bir yerde her gün gördüğüm veya görmek zorunda olduğum yüzlerle değil, değişik insanlarla yapmak istediğim şeyler var. İçinde bulunduğum zamanı önemsemiyorum, gelecekten şüpheliyim. Şüphe üzerine kurduğum şeylerin gelecekte doğru olmasından ve bana hiç beklemediğim mutluluklar yaşatmasından korkuyorum. Ve biliyorum ki, ben mutlu olduğum sürece özgürüm.

Bu aralar, sahip olduğum her şeyi bırakıp çevremdeki herkesten en çok da içimdeki çatışmalardan kaçmak ve uzaklaşmak istiyorum. Kendini dış tehditlerden korumak için kabuğuna çekilmiş bir kaplumbağa gibiyim. Dış dünyayla olan etkileşimimi ve çevremdeki insanlarla olan iletişimimi kesmiş olduğum şu bohem günlerde geçmişe ve yaşamakta olduğum durumlara ait birtakım şeyleri irdelemeye başladım ve her geçen gün düşüncelerimin daha da dibe vurduğunu hissediyorum. Dibe vurmuş bir düşünce acı vermekten başka hiçbir işe yaramaz ve ben bunu bildiğim halde daha fazla düşünüyorum. Acı çekmeyi seven bir insan olduğum söylenemez fakat ‘’İnsanı olgunlaştıran acılarıdır.’’ Derler. Olgunlaşmak için acı çekiyor olamaz mıyım? Geçmişimdeki acıları veya yaşamakta olduğum çeşitli sıkıntıları irdeleyerek kendimi düşünceler denizinde boğmaya kalkıyorum. Belki de düşüncelerimdeki ve duygularımdaki tuhaf dalgalanmalar yüzünden yaklaşık 3 haftadır iki satır yazı bile yazamadım ve durum beni fazlasıyla rahatsız etti.

Yüreğimde derin bir hüzün taşıdığım ve kendimi moral olarak kötü hissettiğim günlerde bütün enerjimi ders kitaplarına ve çalışmaya vermem aklımdaki çözümsüz düşünceleri biraz olsun uzaklaştırmak için olsa da bazı düşüncelerimle baş etmekte yetersiz kalıyorum bunun farkındayım. Belirsizliklerle yaşamayı sevmiyorum ve böyle durumlarda hayata olan öfkem daha da artıyor. Yaşamak ve yapmak istediğim birçok şeyi gerçekleştirememiş olduğum için bazen kendimden nefret ediyorum.

Özetle: Ben bir aptalım ve yapabildiğim en iyi şey, birçok insanın eline bile almaktan korktuğu kalemle yazılar yazmak.


 İrem Nazlınur ÇETİN

7 Nisan 2012 Cumartesi

Ceviz Ağacının Gölgesindeki Mezar-2


Sıradan bir sonbahar günü, yağmurlar şehri paklarken gelmiştim sana. Toprak kokusu eşliğinde yürüdüğümü hatırlıyorum. İri yapraklı ve büyük gövdeli ceviz ağaçlarının esintisi ve rüzgarın uğultusu ruhumu ürpertiyordu. Orası bir mezarlıktı ve adım attığım her an sanki bir ölünün dirilip bana baktığını hissediyordum. Belki de bana nefes almanın kıymetini ve hayatın ölümle sınırlı olmasının yaşamı değersizleştirmeyeceğini anlatmak istiyorlardı. Günü geldiğinde o toprak parçasının altına mutsuz olarak değil, hayatın her anını büyük bir hazla yaşamış olarak girmeliydim. Nedeninin ne olduğunu bilmiyorum ama mezar taşlarının okunmasının günah olduğu söylenmişti bana. Ölülere saygısızlık addediliyordu herhalde. Mezar taşlarını okumamak için direniyordum fakat her adımımda gözlerim soğuk ve kirden rengi değişmiş olan mezar taşlarına takılıyordu. Daha doğrusu o sütunların üstünde yazılı olan tarihlere. Arasına küçücük bir çizgi konmuş ölümün rengi olan siyahla yazılmış tarihlere… Tarihlerden anladığım kadarıyla çok erken yaşta daha çocukken o toprak parçasının altına girenler vardı ve sonsuza dek orada kalacaklardı. Ürpermiştim çünkü ölümden korkuyordum. Senin de diğer tüm ölüler gibi üstü toprakla kapatılmış bir çukurda olduğunu düşünmek bile istemiyordum. Ve hatta o düşünceden nefret ediyordum. Düşüncelerden bağımsız olan gerçeklerin varlığını unutmuştum, ta ki mezarınla karşı karşıya kalana dek.

Sen 16 senedir o toprak parçasının altındaydın bense sana ilk kez geliyordum. Belki de ilk ve son gelişim olacaktı…

Ellerim gibi mezarında soğuktu. Buz gibi olmuş o taşlara dokunmadım, dokunmak da istemiyordum. Dedem, üstü otlarla kaplanmış toprağı temizlemekle meşguldü. Bana toprağı sulamak isteyip istemediğimi sordu. ‘’Evet, istiyorum.’’ Diye cevapladım. Elime tutuşturduğu su bidonunu toprağın üzerinde bir iki kez gezdirdikten sonra yere bıraktım. Daha fazla devam etmeyecektim. Ceviz ağacının altındaki mezarının tam önünde duruyordum ve elimde sana yazdığım şiir vardı, mezarlığı inletircesine yüksek sesle haykırarak okumak istedim şiiri ama yapamadım. İçimden sessizce mırıldandım belki duyarsın diye. Belki rüzgar sesimi sana getirir diye. Yağmur ağlıyordu ve ben ıslanıyordum. Neyse ki, gözyaşlarım yağmur damlalarına karışıyordu da ağladığım belli olmuyordu. Hayatımda hiç var ol(a)mayacağını bildiğim, ölümün gerçek yüzünü gördüğüm ve ’Baba’ kelimesi boğazıma düğümlendiği için ağladım. Ağladım hem de bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra…

İşte, elimde tuttuğum o kağıt parçasını mezarına bırakamadığım günden beri yazıyorum. Sana dair, hayata dair ve en çok da ölüme dair… Ölümle büyük bir hesaplaşma içindeyim ve bunun en büyük nedeni sensin. Ben ölümü sende öğrendim. Bir baba olarak bana öğrettiğin tek şey, ölüm oldu. Ölümünü kadere bağlayıp işin içinden çıkmak isteyenler var. Kader kavramının ve gerçekliğinin farkındayım ama her şeyi sadece kadere bağlamayı doğru bulmuyorum. Kader, çizilmiş bir yolsa eğer, o yolda karşısına çıkacak bütün her şeyden insan sorumludur. Kaderini değiştiremezsin ama elindeki olanakları faydalı kullanabilirsin. Hepsi bu. Biliyor musun? Seni her soruşumda gidişi erkendi ama kaderimiz böyleymiş dediler. Kaybettiğimiz hangi insanın ölümü erken değildir ki?  Ölümler hep erkendir baba bunu en iyi sen bilirsin.

Ama merak etme bütün bu olanlardan dolayı sana kızmıyorum ama bil ki seni hiçbir zaman affetmeyeceğim.
Üzgünüm…

İrem Nazlınur ÇETİN


24 Şubat 2012 Cuma

Virginia Woolf – Mektuplarından


"Siz duygularınızın kölesisiniz herkes gibi. Ama size hükmeden bu duyguları tanıyamaz, ne zaman, nerede, nasıl ortaya çıkacağını bilemezsiniz. Bir aşk, bir öfke, çıldırıcı bir kıskançlık, dayanılmaz bir özlem, bazen karanlıkların içinden çıkıp sizi esir alabilir. Bazen bir başka insan için kendinizden vazgeçebilirsiniz.Bazen öfkeyle kamaşır içiniz. Yitirmenin ne olduğunu biliyorum.Yaşadığımız aşklar hayatımızı değiştiriyor. Yapılan hatalarda,değişen hayatı bir kez daha değiştiriyor. Savruluyoruz... 
Kaç kez yaşadığımız anın değerini bilmediğimiz için geleceği reddetmişizdir,kaç kez kıymetini anlayamadığımız bir anda yaşadığımızdan çok parlak olabilecek bir geleceği elimizden kaçırmışız.

Hayata neyle başlarsan başla elinde çok az şey kalıyor. Gurur ve aptallık. Halbuki her şeyi istemiştik değil mi?"

Ertürk Akşun

Bir şehri şehir yapan;
Ne ışıklı vitrin camları ne de gösterişli yüksek binaları, ne de yürüyemediğin yasaklanmış parkları. 
Bir şehri şehir yapan;
Kapladığı alanın ölçüleri ile tarihinin derinliklerinde olup bitenlerinin arasındaki kopmaz ilişkidir.
Bir şehri şehir yapan;
Bir süngerin suyu emmesi gibi, emdiği anıların toplamıdır.
Bir şehri benim yapan ise;
O kentin soğuğudur, sıcağıdır, kum fırtınasıdır gözlerimi acıtan.
Bir kenti benim yapan;
O kentin en güzel zamanı değil, en zor zamanıdır.
Bir kent beklenir dostum, yıllarca beklenir. Bir kent gitmeden önce içinde büyütülür. 
Bir kenti kent yapan, kentin kendisi değil, senin kente verdiğin anlamdır. 
İşte o yüzden o aptal türistler, ancak birkaç kare fotoğrafa sığdırırlar anılarını, unutmamak için yaşadıklarını.
Bense içimde büyütürüm, ve en güzel yerini kendime saklarım.
Bir kent en sonunda içinde yitirdiğim bir aşkla benim olur.

ERTÜRK AKŞUN

12 Şubat 2012 Pazar

Kahraman Tazeoğlu

''Gözlerime baktı ve ''neden yalnızsın'' diye sordu. Başımı çevirdim ve ''neye göre'' dedim.Güldü.Birasından bir yudum daha aldı. ''senin hiç susmaktan dilin kurudu mu?'' diye sordum birden bire. Şaşırdı. ''işte odur asıl yalnızlık'' dedim. ''suskun ve hep yalnızsın. Uzaktan izlemek yetmiyor seni anlamaya. Neden insanlarla aranda hep kalın duvarlar var? Ve neden hep yalnızlığı seçiyorsun'' dedi. Şimdi gülümseme sırası bendeydi. O,birasını yarılarken ben anlatmaya başladım. ''varlığına sarıldığım huzur maskesidir yalnızlığım. Evet! Huzurdur.Ama maskedir aynı zamanda. Kimseye armağan edemeyeceğim bencilliğimdir. Seçilmiş bir yalnızlığı yaşıyorum. Sebeplerim içimde gizli.''

2 Şubat 2012 Perşembe

Yazmak Kendini Tanımaktı


Birkaç gündür aklımda deli sorular dönüp duruyor. Düşündüğüm ama kayda değer cevaplar alamadığım sorular. Yazmaya nasıl başladığımı ya da beni yazmaya iten sebeplerin neler olduğunu anımsayamıyorum. Böylesine büyük bir tutkuyla kağıda, kaleme sarılmamın önemli bir nedeni olduğu düşünülebilir.
Aslına bakarsanız, kendimden başka hiçbir nedenim yok. Kendim için yazmıyorum, yazabildiğim için kendimi yani özümü buluyorum. Daha önce bir yazımda ‘’Yazmak eylemi, bir tür terapi ’’ demiştim. İnsanların kendilerini daha iyi tanıyabilmek, sorunlarına akılcı çözümler üretebilmek, olaylara veya durumlara karşı bakış açılarını değiştirebilmek için gittikleri terapiler gibi.(Dürüst oluyum, ben de bir ara gitmiştim) Her şey kendini anlayabilmekle ve tanımakla başlıyordu, kendini tanıyan insan çevresindeki durumlara daha kolay vakıf olurdu çünkü.


Yazmaya belki de bu yüzden başladım. Kontrol edemediğim düşüncelerimi yazıyla ifade edebildiğimi anladığım ve kendimi harflerle tanıdığım için. Hayatın tüm acımasızlığından sıyrılıp kendime kelimelerle yeni bir dünya kuruyorum. Kurguyla karışık saf ve kimi zaman da kirli düşüncelerim var benim. Zihnimde kelimelerle oynamak ve onları akıl süzgecinden geçirmek beni mutlu ediyor. Mutsuz olduğum zamanlarda dahi elime kalemimi aldığım an her şey yeniden başlıyor. Sessiz ve derin uğultularımı yazıyla anlatmayı seviyorum, onları yaşanılabilir kılmayı da. Parlak olmadığını düşündüğüm ama her zaman realist olarak baktığım hayatımı yazıyla renklendiriyorum. Satırlarıma düşen sözcükler, yaşamıma ithaf edilen mutluluğu oluşturuyor. Yazıyorum ve biliyorum ki; yazdıkça kendimi tanıyor, kendimi tanıdıkça nefes alıyorum.
Kapanış Elif Şafak’tan gelsin: ‘’Yazıyorum çünkü harflerle nefes alıyorum. Yazıyorum çünkü hayatla kurduğum bağ yazıdan geçiyor. Ve yazıyorum çünkü hayal ve hikâyeler alemini şu yaşadığımız hayattan daha hakiki, daha sahici, daha renkli buluyorum.’’

İrem Nazlınur ÇETİN